|
Nityananda'nın
anlatımı
Bay
Warrington tam zamanında yetişti. Evin önünde birkaç metre uzakta
narin, ince yeşil yaprakları olan genç bir biber ağacı var, şimdi
dalları kokulu çiçeklerle dolu, bütün gün boyunca vızıldayan arılar,
küçük kanaryalar ve sinek kuşları ona dadanıyor. Bay Warrington
Krishna'nın o ağacın altına gitmesinde ısrar etti. Krishna ilkin
gitmedi, ama sonra kendi isteğiyle gitti. Yıldızların aydınlattığı
bir karanlık vardı, Krishna gökyüzüne uzanan ince, kara yaprakların
altında oturuyordu. Hâlâ bilinçsizce mırıldanıyordu, ama birden
rahatlayarak içini çekti ve bize "Oh, beni buraya neden daha
önce göndermediniz?" dedi. Ardından kısa bir sessizlik oldu.
Sonra
bir ezgi mırıldanmaya başladı. Neredeyse üç gün boyunca ağzından
tek bir söz çıkmamış, bedeni bu yoğun gerilim nedeniyle bitkin düşmüştü.
Oldukça yorgun bir sesle Adyar'daki tapınakta her gece söylenen
mantrayı okuyordu. Sonra sessizlik oldu.
Yıllar
önce Taormina'da Krishna, Buda'nın dilenci giysileri içindeki güzel
bir resmine derinlere dalmış gözlerle baktığında, mutluluk dolu
bir an, tanrısal Ulu Varlığı duyumsamıştık. Bu gece de Krishna genç
biber ağacının altında şarkısını bitirince, Bo ağacının altında
oturan Buda'yı düşündüm, ve yine, Krishna'yı daha önce kutsadığında
olduğu gibi, huzur dolu vadiye bir ışık dalgası yayıldığını duyumsadım.
Gözlerimizi ağaca dikmiş her şeyin yolunda olup olmadığını merak
ediyorduk, çünkü artık tam bir sessizlik egemendi. Bakarken birden
ağacın üstünde büyük bir Yıldızın parladığını gördüm, Krishna'nın
bedeninin Ulu Varlık için hazırlandığını anladım. Eğilip Bay Warrington'a
Yıldızı gösterdim.
Her
yer ulu bir varlıkla doldu, dizlerimin üstüne çöküp yere kapanmak
istedim, çünkü hepimizin kalbindeki Büyük Lordun geldiğini biliyorduk,
onu göremesek de varlığının görkemini duyumsuyorduk. Sonra Rosalind
gözlerini açtı ve gördü. Yüzü hiç kimsede görmediğim bir biçimde
değişti, çünkü o gecenin görkemini fiziksel gözlerle görecek kadar
kutsanmıştı. Bize "O'nu görüyor musunuz, O'nu görüyor musunuz?"
derken yüzünün biçimi değişiyordu, kutsal Maitreya'yı görmüştü.
O'nu bir anlığına da olsa görebilmek için milyonlarca insan O'nun
beden bulmasını bekler, ama Rosalind'in masum gözleri vardı ve O'na
büyük bir içtenlikle hizmet etmişti. O'nu göremeyen bizlerse yıldızların
ışığı altında Rosalind'in kendinden geçmiş solgun yüzüne yansıyana
gecenin Nurunu seyrediyorduk.
Rosalind'in
bakışlarını hiçbir zaman unutmayacağım; ben göremiyordum ama Maitreya'nın
varlığı içimi doldurmuştu, O'nun bize döndüğünü ve Rosalind'e bir
şeyler söylediğini duyumsuyordum; "Yapacağım, yapacağım"
diye yanıt verirken Rosalind'in yüzü kendinden geçmiş bir halde
kutsallıkla parlıyordu; sanki büyük bir sevinçle söz veriyordu.
Ona baktığımda yüzünün nasıl göründüğünü asla unutamayacağım; neredeyse
ben bile onun gördüğüyle kutsanmıştım. Yüzü kalbinin nasıl kendinden
geçtiğini gösteriyordu, varlığının en derin yanı O'nun varlığıyla
alev alev yanıyordu, ama gözleri görüyordu. Sessizce O'nun beni
hizmetçisi olarak kabul etmesi için yalvardım, hepimizin kalbi bu
yalvarışla dolmuştu. Uzaklarda alçak sesle tanrısal bir ezginin
çaldığını duyduk; Gandharva'ları göremesek de hepimiz onları duyuyorduk.
Varlıkların
ışıması ve görkemi yaklaşık yarım saat sürdü. Rosalind her şeyi
görüyor, titriyor, neredeyse sevinçten hıçkırıklara boğuluyordu,
sık sık "Bakın, görüyor musunuz?" ya da "Müziği duyuyor
musunuz?" diye soruyordu. Hemen ardından Krishna'nın ayak seslerini
duyduk ve karanlığın içinden beyaz giysiler içinde geldiğini gördük;
her şey sona ermişti. Rosalind, "İşte geliyor; gidin getirin
onu" diye bağırdı ve neredeyse baygın bir halde sandalyesine
yığıldı. Kendine geldiğinde ne yazık ki hiçbir şey, hiçbir şey anımsamıyordu;
belleğinden hepsi silinmişti, yalnızca kulaklarında müziğin sesi
kalmıştı.
<<geri<<
|