Bombay,
07 Mart 1948
Çatışma Üzerine - J. Krishnamurti
Soran:
Savaş çıkarsa ne yapmamızı önerirsiniz?
Krishnamurti:
Öneri aramak yerine sorunu birlikte incelesek nasıl olur? Çünkü
öneride bulunmak çok kolaydır, sorunu çözmez. Sorunu birlikte
incelersek, belki o zaman savaş çıktığında ne yapmamız gerektiğini
görebiliriz. Yaptığımız doğrudan bizim olmalı, bir başkasının
önerisine ya da bir yetkeye dayanan bir davranış olmamalı; bir
kriz anında bu çok saçma olurdu. Kriz zamanlarında bir başkasını
izlemek bizim yıkımımıza neden olur. Sonuçta savaş gibi tehlikeli
zamanlarda yolun sonunda yıkım vardır, krizin belirtilerini bilirseniz,
nasıl devindiğini, nasıl ortaya çıktığını görürseniz, kriz ortaya
çıktığında, öneri aramadan ya da kimseyi izlemeden hemen ve doğru
hareket edersiniz. Sorunuza doğrudan yanıt vermemem sorundan sakınmaya
çalıştığım anlamına gelmiyor.
Sizi atlatmaya çalışmıyorum. Tam tersine, bu şaşkınlık verici
yıkımla karşı karşıya kaldığımızda erdemli-'dürüst' değil-erdemli
davranabileceğimizi gösteriyorum.
Şimdi,
savaş çıksa ne yapardınız? Bir Hindu, Hintli, ya da Alman, ulussever,
yurtsever biri olarak, elbette silaha sarılırdınız, değil mi?
Çünkü propaganda, korkunç resimler ya da buna benzer şeyler aracılığıyla
uyarılır, savaşmaya hazır bir duruma gelirdiniz. Yurtseverlik,
ulusçuluk, ekonomik sınırlar, sözde ülke sevgisi ile koşullanmış
olduğunuz için, ilk tepkiniz savaşmak olurdu. Böylece hiçbir sorununuz
kalmazdı, öyle değil mi? Yalnızca savaşın nedenlerini sorgulamaya
başladığınızda sorun vardır, bu sorunlar yalnızca ekonomik değildir,
daha çok psişik ve ideolojiktir.
Bütün
bir savaş sürecini, savaşın nasıl çıktığını sorgulamaya başladığınızda,
yaptıklarınızdan doğrudan sorumlu olmanız gerekir. Çünkü savaş
ancak siz bir başkasıyla ilişkinizde çatışma yarattığınızda çıkar.
Sonuçta savaş bizim günlük yaşamımızın bir yansımasıdır-yalnızca
daha
gösterişli ve yıkıcı bir yansıması. Günlük yaşamımızda, açgözlülüğümüz,
ulusçuluğumuz, ekonomik sınırlarımız yüzünden binlerce kişiyi
öldürüyor, yok ediyor, sakatlıyoruz. Dolayısıyla
savaş bizim günlük varoluşumuzun yalnızca daha gösterişli bir
uzantısı; savaşın nedenini doğrudan
sorgulamaya kalkıştığınızda, gerçekte bir başkasıyla ilişkinizi
sorguluyorsunuz demektir, bu da bütün varoluşunuzu, bütün yaşam
biçiminizi sorguladığınız anlamına gelir.
Yüzeysel
değil zekice sorgularsanız, savaş çıktığında, sorgulayışınıza
ve anlayışınıza göre yanıt verirsiniz. Barışçıl biri için, şiddete
karşı olma ideali nedeniyle değil gerçekten şiddetten özgür olan
biri için savaşın hiçbir anlamı yoktur. Kuşkusuz bu kişi savaşa
katılmaz; katılmadığı için
vurulabilir, ama sonuçlarına katlanır. En azından çatışmanın bir
parçası olmaz-ama idealist olduğu için değil. İdealist, hemen
eyleme geçmekten kaçınan kişidir. Şiddetin karşıtını arayan idealist
biri şiddetten özgürleşemez; bütün yaşamımız çatışmaya ve şiddete
dayandığı için, kendimi bugün,
şimdi anlayamazsam, yarın korkunç bir olay olduğunda nasıl doğru
biçimde davranabilirim? Sahiplendiğime, ulusla, sınıfla koşullanmış
biri olduğuma göre-bütün bu süreci biliyorsunuz-açgözlülükle,
şiddetle koşullanmış olan ben, bir felaket karşısında nasıl açgözlülükten
ve şiddetten
uzak davranabilirim? Doğal olarak şiddet gösteririm. Ayrıca, savaş
olduğunda pek çok insan savaşın ödüllerinden hoşlanır: Hükümet
bana bakacak, ailemi doyuracak; bu benim tekdüze yaşamımdan, ofisten,
yaşamın sıkıcı işlerinden bir kopuş olacak. Dolayısıyla savaş
bir kaçıştır ve çoğu insana sorumluluktan kaçmak için kolay bir
yol sunar. Birçok askerin ne dediğini hiç duydunuz mu? "Tanrıya
şükür. Bu iğrenç bir iş, ama en azından heyecan verici."
Savaş aynı zamanda suç işleme içgüdülerimizin açığa çıkmasını
sağlar. Günlük yaşamımızda, iş dünyamızda, ilişkilerimizde hep
suç işleriz; ama bunlar görünmez, çok iyi saklanmıştır, dürüstlük
örtüsünün altına gizlenmiştir, yasal açıdan kabul görür; savaş
bizim bu ikiyüzlülükten kurtulmamızı sağlar-sonunda şiddetli davranabiliriz.
Öyleyse
savaş sırasında nasıl davranacağınız size bağlıdır; koşullarınıza,
varlık durumunuza bağlıdır. Şiddetle koşullu bir adama "Savaşa
katılmamalısın," demenin hiçbir yararı yoktur. Böyle birine
savaşmamasını söylemek zaman kaybıdır, çünkü bu adam savaşmaya
koşullanmıştır, savaşmayı sever. Ama niyeti ciddi olan bizler
kendi yaşamlarımızı sorgulayabiliriz; günlük yaşamımızda, konuşmamız
sırasında düşüncelerimizde, davranışlarımızda, duygularımızda
nasıl şiddet yüklü olduğumuzu görebilir, bu şiddetten, bir ideal
uğruna değil, onu karşıtına dönüştürmeye çalışarak değil, ama
onunla gerçekten yüzleşerek, yalnızca onun farkına vararak özgürleşebiliriz;
o zaman, savaş çıktığında doğru davranabiliriz. Bir ideal peşinden
koşan kişi yanlış davranır çünkü tepkisi düş kırıklığına bağlı
olacaktır. Buna karşın eğer günlük yaşamımızda kendi duygularımızın,
düşüncelerimizin, davranışlarımızın farkında olabilirsek-onları
kınamaz ama yalnızca farkında olursak-o zaman kendimizi hepsi
de şiddetin birer simgesi olan yurtseverlikten, ulusçuluktan,
bayrak sallamaktan, bütün bu kokuşmuş şeylerden özgürleştirebiliriz;
özgür olduğumuzda ise, adına savaş denen kriz ortaya çıktığında
nasıl doğru davranacağımızı biliriz.
S:
Şiddetten nefret eden biri bir ülkenin hükümetinde görev alabilir
mi?
K:
Hükümet nedir? Hükümet biz neysek odur, bizi temsil eder. Sözde
demokrasilerde, bu her ne demekse, bizim gibi olan, hoşumuza giden,
en yüksek sesi, en kurnaz zihni olan insanları bizi temsil etmeleri
için seçeriz. Öyleyse hükümet biz neysek odur, öyle değil mi?
Peki biz neyiz? Biz bir koşullu tepkiler yumağıyız-şiddet, açgözlülük,
sahiplenme, kıskançlık, iktidar arzusu gibi. Doğal olarak hükümet
de biz neysek odur, yani değişik biçimlerde ortaya çıkan şiddettir.
Varlığında gerçekten şiddetin izi olmayan biri, adıyla ya da varlığıyla,
şiddet yüklü bir yapıya nasıl katılabilir? Gerçeklik hükümet dediğimiz
şiddetle aynı anda birlikte var olabilir mi? Gerçekliği arayan
ya da deneyimleyen birinin egemen hükümetlerle, ulusçulukla, ideolojiyle,
parti politikalarıyla, iktidar sistemleriyle ilgisi olabilir mi?
Barış yanlısı kişi hükümete girerek iyilik yapabileceğini düşünür.
Ama hükümete girince ne olur? Yapı öylesine güçlüdür ki onun içine
çekilir, elinden çok az şey gelir. Bu bir gerçek; dünyada olan
bu. Bir partiye katıldığınızda ya da meclis seçimlerinde aday
olduğunuzda, partinin çizgisini kabul etmeniz gerekir. Böylece
düşünmeye son verirsiniz. Peki kendisini bir başkasına-bir partiye,
hükümete, guruya-kaptıran biri gerçekliği nasıl bulabilir? Hakikatin
peşinde olan birinin iktidar politikalarıyla nasıl bir ilişkisi
olabilir?
Bizler
kendimizi dönüştürmek için dışımızda bir yetkeye, çevreye yaslanmaktan
hoşlanıyoruz. Liderlerin, hükümetlerin, partilerin, sistemlerin,
eylem biçimlerinin bizi öyle ya da böyle dönüştüreceğini, yaşamımıza
düzen ve barış getireceğini umuyoruz. Kuşkusuz sorularımızın temeli
bu, değil mi? İster hükümet, ister guru ya da şeytan olsun başkası
size barış ve düzen getirebilir mi? Bir başkası mutluluk ve sevgi
verebilir mi? Kuşkusuz hayır. Ancak kendi yarattığımız karmaşayı,
sözel düzeyde değil içsel olarak anladığımızda barış ortaya çıkabilir;
karmaşanın, sürtüşmenin nedenleri ortadan kaldırıldığında elbette
barış ve özgürlük olacaktır. Ama nedenleri ortadan kaldırmadan,
bize barış getirecek dışımızda bir yetke ararız ve oysa dıştaki
her zaman içteki tarafından gizlenir. İktidar, konum arayışıyla
psişik çatışma var olduğu sürece, dış yapı ne kadar iyi ve düzenli
olursa olsun, içteki karmaşa her zaman dışa baskın gelir. Öyleyse,
kuşkusuz, içe önem vermeli, yalnızca dışa bakmakla kalmamalıyız.
|