Hayalin Derinlikleri ve New Age Yazıları
- Cengiz ERENGİL
1914 yılının
ekim ayında
kırk dokuz yaşında
hayatının en verimli çağında
bakırdan zehirlenerek vefat eden Ahmet Hilmi'nin
düşmanları tarafından zehirlendiği söylenir....
Bir tesadüf oldu ve Büyük Olay'ı ben de başkalarıyla birlikte paylaştım.
Bir Yazı Cemiyeti'nin üyeliğine kabul edilmiştim, toplantılarına ve yolculuklarına
katılıyordum. Eczacı bir Sufi Üstad başlatmıştı herşeyi...Kendimi gökyüzünden
gelmiş parlayan bir yıldız gibi görüyordum. Bir simyacı gibi eski metinlerdeki
incileri topluyorduk. Geleneğin ışığıyla an'ı aydınlatıyorduk. Farklı bir geleceğe
yelken açıyorduk. Bir Hindistan yolculuğunda kumral bir kadın Guru'ya aşık olmuştum.
Ona olan sevgimi ispatlamak için bir yaz günü Açmış Erik Ağacının altında başımı
kucağına yaslayıp ölmeyi bile düşünmüştüm. İkimizin içinde olduğu sessiz ve
beyaz rüyalar görmüştüm.
Gün geldi herkesle
yollarımız ayrıldı...
Artık yitirmekte
olduğum anılar her gün biraz daha dibe çöküyor, kil tabakasına karışıp silikleşiyor
belleğimde. Hatıra eşyalarım arasında bir Relic yüzük, bir Magon David, birkaç
elyazması, birkaç günlük ve siyah bir Kartal Tüyü. Kartal Tüyü hem kılavuzluk
yapar yol gösterir hem de sessiz ruhlar için koruyucudur.
Konuşmacılar arasında
bir Alman yazar da vardı, adı neydi unuttum.
Cemiyet sırrı mı yoksa mezarlıkta bir barakada düzenlenen o törenler mi unutturdu
Doğuya Yolculuk kitabının yazarını sana.
Genelde neler konuşuluyordu
o toplantılarda, anımsa...Şeyleri ve halleri Fıtrat Dilindeki isimleriyle adlandırmak...Başka...Shekinah...Başka...Realization
of True Identity. Hakiki Kimliğin Gerçekleştirilmesi...
Anlam, Birlik,
Bütünlük, Hakikat...
Modernizmde bütün
bunlar yokedilmişti.
James Joyce, Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi modernistlerin yöntemleri
"belleği karıştırma", "değerleri bozma", "tarihi çarpıtma",
"kimliği değiştirme", "kültürel sembolleri kırma", "şeytanın
esinlemesiyle yazma" üzerine temelleniyordu. Benjamin'in Baudelaire'in
şiirleri için söylediği gibi, bu yazarların yazıları da "halesizdi"
artık. Ses ile bağını koparmış bir El'in yazılarıydı bunlar.
Postmodernizmde
yeniden geleneğe dönüş başlamıştı. Yazma edimi ontolojik bir kategoriydi artık.Modernizmin
bulanıklığından, sisinden , karabasanından kurtulma arzusuydu bu.
New Age yazınında
olumlu yönde dönüşüm geçiren kahramanlar yer almaya başlamıştı. Yüksek bir anlam
ve amacın peşinde olan kahramanlar Mahatma Gandi, Martin Luther King, İlyas
Peygamber, Sidharta, Fahri Babaydı artık. Ya da Richard Bach, Jiddu Krishnamurti,
Asaf Hâlet Çelebi örneklerindeki gibi bizzat yazarın kendisiydi.
Şehbenderzade Filibeli
Ahmet Hilmi'nin A'mâk-ı Hayal romanının kahramanları ise Aynalı Baba ve Raci'ydi.
Büyük Olay günü
içimde tuhaf bir sıkıntı, tarifi imkansız bir keder vardı. Ayna yayınevindeki
işlerimin bitmesini bile bekleyemeden Aynalı Baba'nın yanına koştum. Beni görünce
gülümsedi ama her zamanki gülümsemesi, her zamanki yüz ifadesi değildi bu.
- Eee, evlat! Ben artık buralardan göçüyorum. Beden olarak bu dünyadan ayrılmamın
zamanı geldi. Allah yardımcın olsun! Yarın sabah sana zahmet, buraya bir uğra.
Sana beni hatırlaman için bir heybe içinde birkaç şey bırakıyorum. Beni gönlünden
hiç çıkarma ki, her an seninle birlikte olayım!
deyince daha fazla
dayanamadım ve kendime hâkim olamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Aynalı da ağlayarak
beni bağrına bastı:
- Elden ne gelir
evlât. Gelenlerle gidenlerin dünyasıdır bu dünya... Sakın görünüşüne aldanma!
Biz "O her an farklı bir şendedir" emrinin dışına çıkamayız ki!
Geç vakitlere kadar
yanında kaldım. Saatler ne kadar da çabuk akıp gitmişti, bir şimşek gibi...
İkimiz de son derece üzgündük. İçimiz yana yana birbirimize veda ettik.
Bütün gece uyku
tutmadı beni. Sabah olur olmaz mezarlığa koştum. Hafif ve hoş bir seher yeli
esiyordu. İçim korku ve endişeyle doluydu.
Bir de baktım o
koca Aynalı, o sırf nurdan ibaret mübârek çok sevdiği çitlembik ağacının altında,
kollarını göğsünde kavuşturmuş yatıyor.
Yüzünde sanki güzel
bir rüya görüyormuş gibi hoş ve tatlı bir gülümseme vardı. Yanına yaklaştım,
ellerine sarıldım. Yanağımdan süzülen sevgi ve özlem gözyaşları ellerini ıslatmıştı.
Saatlerce ağladım... ağladım...
Ne kadar zaman
geçti bilmiyorum. Gönlüm bir türlü ondan ayrılmaya razı olmuyordu. Kendimi kaybetmiş
halde ayağa kalktım. Sarhoş gibiydim, ayakta bile zor duruyordum.
Sevdiklerinden
oluşan küçük bir cemaat ile onu ebediyete uğurladık.
Aynalı Baba'yı
sevdiği ağacın altına defnettik.
İçimi kemiren bu
büyük acıyla akşama kadar gayesiz, başıboş bir serseri gibi ortalıkta dolaştım.
Gecem eski günleri anmakla geçti. Hey Koca Shiptar!
Ertesi gün Baba'nın
bıraktığı yadigârlar aklıma geldi. Hüzün dolu bir halde kulübeye gittim. Bana
ufak bir heybe bırakmıştı. İçinden biri büyük ikisi küçük cezve takımı, dört
beş porselen fincan, yüz gram şeker, birkaç pişirimlik kahve, el yazması bir
Kur'ân, siyah deri kaplı küçük bir cep defteri çıktı.
Deftere baktığımda,
Aynalı Baba'nın yazısının çok hoş adeta inci gibi olması dikkatimi çekti. Tıpkı
kendisi gibi yazısı da göz okşuyordu. Bu defterde ârifâne yazılmış şiirler,
hikmetle yoğrulmuş yazılar vardı. Yazılara bakarken latif bir Beyaz Işık insanın
yüzünü kaplıyor, insanı berzah alemine sokuyordu.
Okunmasında hiçbir
mahzur görmediğim, aksine herkesin faydalanacağını düşündüğüm birkaç yazıyı
sizlere de sunmak istiyorum.
Bir tesadüf oldu
ve bu Büyük Olay'ı ben de başkalarıyla birlikte paylaştım...
E Dergisi, Eylül 2002
Sayı 42 s:76-77
|